İçindeyiz ama dış dünya camının ardında. Haberler balık gibi yüzüyor etrafımızda. Kimi renkli, kimi dikenli, kimi ağzını açsa ortalık karışacak cinsten. Ben de bu akvaryumun en küçük balığıyım. Üzerimde “stajyer” etiketi, yüzüşüm biraz panik ve korkulu biraz hevesli ve atılgan.
Patronumuz bu akvaryumun köpekbalığı. Sert bakışlı, hızlı, hedefe kilitli. O konuşunca odadaki hava kalınlaşıyor, kelimeler bile ceket ilikliyor. Ama fark ettim ki köpekbalıkları da aç kalınca huzursuz oluyor. Manşet kokusu alınca gözleri parlıyor. Haber onun yakıtı gibi adeta. Çayı sigarası bitince motoru stop ediyor, o anlarda kimse yanına yanaşmıyor…
Yardımcısı ise resmen mercan resifi. Renkli, düzenli, toparlayıcı. Ofis dağılınca o topluyor, kriz çıkınca o yumuşatıyor. Patronun sert dalgaları ona çarpıp. sakinleşiyor. Bana da hep küçük ipuçları fısıldıyor: “Şuraya dikkat et,bunu böyle yap,burda yanlış yapıyorsun bence..” Bazen bir cümlesi günümü kurtarıyor.
Ben ise akvaryumun camına yapışmış minik bir balık gibi dışarıyı izliyorum. Sokaktaki hayat, akan insanlar, yetişmeye çalışan hikâyeler… Hepsini içeri taşıma hayali kuruyorum. Klavyem benim oltam. Kelimelerle gerçekleri yakalamaya çalışıyorum. Bazen elimden kayıyor, bazen tam tuttum derken başlık kaçıyor. Ama olsun. Deneye deneye yüzmeyi öğreniyor insan. Bu akvaryumda her gün biraz büyüyorum. Cesaretim yüzgeç çıkarıyor, cümlelerim hızlanıyor, gözüm detay yakalamaya başlıyor. Belki bir gün ben de camın diğer tarafına sesimi geçireceğim. Şimdilik küçük balık olmanın tadını çıkarıyorum. Çünkü deniz, köpekbalığının sevdiği bir balık yaptı beni deniz boğmadığı sürece emin ellerde olduğumu biliyorum. En azından büyüyene kadar…


